Bir Anı: Kokpit Uçuşum

Sevgili Okur,

Bu bölümde sizlerle nick’ini vermek istemeyen bir yazarımızın anısını paylaşmak istedik. Keyifli okumalar!

“Merhaba,

Uzunca bir süre Hava Kuvvetlerinde uçak bakım teknisyeni olarak görev aldım. Bu bağlamda birçok yurt içi-yurt dışı görevde bulundum.

Bu görevlerden birinde Kıbrıs’a gittik, KKTC’nin kuruluş yıl dönümü gösterileri için. Gösteri diyorum ama Hava Kuvvetlerinin göz bebeği ‘Türk Yıldızları’ hava akrobasi gösterisi söz konusu olan.

Süpersonik NF-5 uçaklarından oluşan ‘akrotim’ (Kısaca biz bu şekilde tanımlardık.) gösterisi tamamlandı ve dönüş için yine Hava Kuvvetlerinin nakliye uçakları içinde yer alan C-160 tipi kargo uçağına bindik. İneceğimiz meydan, akrotim filosunun konuşlu olduğu Konya 3. Ana Jet Üs Komutanlığı Meydanı.

Akşam saatleriydi. Kalkarken kargo pilotlarından birisi -tesadüf ya- tanıdık çıktı ve beni kokpite davet etti. Uzun yıllar sayısız uçak yolculuğu yapmama rağmen ilk defa kokpitte uçuş yapacaktım.

Bu arada C-130 ve C-160 tipi nakliye uçaklarının kabini personel taşımadan ziyade yük taşımacılığına hizmet edecek biçimde tasarlandığından, sayısı çok az olan birkaç küçük cam dışında, dışarıyı görmek mümkün değil. Tabii o az sayıdaki camın yanını kapabilirsen yaparsın bunu yoksa dışarıda ne olup bittiğini görme şansın yok.

Neyse, böyle bir teklifi kaçıramazdım doğrusu ve kokpitte pilotların arkasındaki bölümde yerimi aldım ben de. Önde iki pilot, arkasında seyrüsefer subayı ve ben. Kokpitte dört kişiyiz, arkada kabinde ise gerek malzeme gerek personel tamamen dolu biçimde Kıbrıs Geçitkale Meydanı’ndan havalandık.

Konya semalarına gelip alçalmaya başlayana kadar her şey gayet normal gitti. Ancak alçalmayla birlikte radar bir anda kırmızıya boyandı. Önümüz ciddi bir hava kütlesiyle kapalıydı âdeta. Kısa süre içinde bu koyu ve yoğun sis tabakasının içine girdik. Bu arada iniş takımları açılmıştı, son yaklaşma pozisyonunda uçak alçalmaya devam ediyordu. Hava karanlık olduğu için pistin başında yer alan pist başı flaşörlerini belirli bir mesafeye gelince mutlaka görürüz, görmeliyiz gibi bir düşünce vardı bende. Ama nerede!.. Beyaz sis duvarının içinde, uçak burnu aşağıda, gittikçe gidiyoruz; ne bir ışık ne bir görüntü, yeryüzüne ve piste dair hiçbir şey yok. Bembeyaz bir kuyuda dibe doğru gidiyoruz.

Bu arada yanımdaki seyrüsefer subayı da önündeki radardan durumu takip ediyor ama adam bir cihaza bakıyor, bir önde ışık arıyor, deli gibi gidip geliyor kafa. Hâliyle bir tedirginlik herkeste… Aralarında bir konuşma ve tam gaz verip ani bir yükselişle pas geçme… Yukarıya çıktıkça sisten de kurtuluyoruz, sis bulutu sanki şemsiye gibi sadece pistin üstünü kapatmış.

Kuleyle konuşma ve ikinci iniş denemesi, yine aynı stres herkeste ve ikinci pas geçme. Ardından üçüncü denemeyi yapıyoruz. Yok, olmadı. Bir türlü pist ışıkları görülemedi, aletli iniş için de sanırım fazla risk almak istenmedi ve yukarıda yapılan telsiz görüşmeleri ardından Kayseri Erkilet Hava Meydanı’na iniş kararı verildi. O gece kaldığımız Kayseri’den ertesi gün Konya’ya dönerek bir görevi daha tamamlamanın verdiği huzurla bir sonraki görevin nereye, nasıl olacağını konuşmaya başlamıştık bile aramızda.

Uzun ve sayısız uçuşlarım arasında tek kokpit uçuşumun bu şekilde maceralı geçmesi de anılarım içinde ayrı bir yer ediniyordu kendisine…”

Paylaş: