Bir Garip Hayal

Güz serini muazzam bir yaz akşamı. Bitki çayımı yudumluyorum balkonda. Fonda Bağa Girdim Kiraz’a türküsü… Onca yorucu, yoğun günün ardından yaz havasının tadına varmak için şöyle bir pencere kenarına oturup; gün içerisinde çoğu zaman kafamı kaldırıp izlemeye vaktim olmadığı gökyüzüne uzun uzun baktım.

Bütün şu koşuşturmaları bir kenara atıp “toprakla mı uğraşsam” diye geçirdim içimden. Eminim hepiniz bu hayali kurmuşsunuzdur. Hatta o kadar ki, emekli 70’lik biri gibi güneye mi yerleşsek, ekip biçeriz, demişim. Annemin gülmesiyle kendime geldim. Bana göre şu bozuk düzende en hakkaniyetli davranan doğa. Eminim doğa emeği zayi etmez. Sonuçta ne ekersen onu biçersin diye boşuna dememişler. Bu kadar emin konuştuğum çok az şey var.

Günümüz düzeninde hayatımızı büyük ölçüde ele geçiren iş hayatının bize kazandırdığı tek şey karın tokluğu. Evet, atlamak olmaz yılda 7 günlük tatilimiz var bir de… Karşılığında bizden aldığı ise koca bir ömür. Aslında çok ta mantıklı bir alışveriş değil gibi… Ne dersiniz? Üretmek bence muazzam bir şey. Fakat günümüz metropol şehirleri üretimden ziyade tüketim üzerine kurulu. Köy hayatını bana cazip gösteren taraflarından biri de tamamen üretim üzerine kurulu olması. İnsanoğluna ürettiğini tüketmek daha tatlı gelir diye düşünüyorum. Emek verilen her şey kıymetlidir. Bir çiçeği suladıktan bir süre sonra açmasına şahit olduğum zaman yaşadığım mutluluk ile öğrendim emeğin verdiği zevki.

Ham maddemiz olan toprağa, kokusuna hasret kaldık. Köye yerleşmenin tabi ki bazı bedelleri olacak bunun farkında olarak o yaşantıyı istemek gerekli farkındayım. Konforlu hayatımızdan, bazı zevklerimizden feragat edeceğiz, tabi yaşamak istediğimiz köy, Kadıköy değil ise.

Özgürleşmek adına her gün gittiğimiz iş, kazandığımız para farkında olmadan bizi tutsak etmiş durumda. Paramızı kazanıyoruz, paramız var öyle ise özgürüz diyoruz ama aslında tutsak olmuşuz bu hayata… Elimizde ki telefona, her şeyin elimizin altında olmasına, paraya… Borcumuz bile bizi tutsak etmiş durumda ötesi var mı? Hem de öyle bir tutsak ki bu durumun farkında bile değiliz. Günden güne zincirlerimiz çoğalıyor. Hiyerarşi adı altında güç ilişkileri yaşıyoruz. Egomuzu tatmin ediyoruz ya da günden güne eziliyoruz. İlla ki minnet duyulacaksa toprağa duymak isterdim, toprak ektiğini her zaman verir. Toprak, ana gibi var oluşumuzun kaynağı, hep bir kucaklayıcı yanı var, basıp geçerken üstüne bunların hiçbirinin farkında değiliz bence bizim de büyük ayıbımız var.

Üretime çok uzak bir nesil geliyor. Bir çiçeği sulamak, kahvaltıda önüne gelen peynirin, zeytinin üretiminden bihaber sadece tüketen bir toplumda köyde yaşama isteğimi bastıramaz duruma geldim. Bu his yaptığım yoğurt güzel tuttuğunda kapı kapı dolaşıp herkese ikram etmeyi istemem gibi… Üretmek, paylaşmak, emek bu üç kavramı hayatımıza soktuğumuzda her şey daha da güzel olacak. Sonuçta insanoğlu emek verdiğinin kıymetini biliyor. İsrafta maalesef bu noktada doğuyor.

Papatya çayının da yorgunluğa kar etmediği noktada köy hayali kuruyorum. İş hayatının beyin yoran temposundan sıyrılıp sadece üreterek karın doyurma hayalime devam ediyordum ki o sırada telefonuma ödenmemiş telefon faturam için hatırlatma geldi, e bu da beni kendime getirdi. Tokat gibi çarptı yüzüme;  bir yerden sonra yürümüyorsunuz sürükleniyorsunuz…


cevizvaryersen

Paylaş: