Hannibal, Nietzsche ve Ahlak

Bütün edebi anlatılar öyle ya da böyle içinde bir takım mitik ögeler barındırırlar. Günümüz edebiyatının yeni formu olarak sinema ise bu mitik unsurlardan bağımsız düşünülemez. Hannibal, modern anlatılar içinde belki de mitlerden en çok yararlanılan eserlerin başında gelir. Bryan Fuller’ın senaryosunu yazdığı dizi, iskeletini film ve onun özelinde daha çok Thomas Harris’in dört ciltlik serisine borçluysa da zenginleştirilmiş altyapısıyla edebi eser haline gelmiştir. Hikayenin merkezinde ‘’bir yamyamlık hikayesi’’ bulunmakla birlikte dizinin katmanlı bir biçimde izleyiciye sunulduğu hatırlanmalıdır. Simgesel dile çok sık müracaat edilen dizide kültürel farklılıklardan sebep gönderimlerin anlaşımı zorlaşmış olsa da kutsal kitapların ortak sembolik anlatıları kültürlerin anlam tarihi açısından bize ciddi anlamda yardımcı olmakta. Mitlerde ve kutsal kitaplarda anlatıları bulunan arketipler modern eserler için de her zaman referans kaynağıdır. Elbette sinemanın ve edebi eserlerin tabi tutulduğu ‘okumalar’, en nihayetinde bir dekonstrüksiyondur (hatta Will Graham’in yaptığı gibi bir rekonstrüksiyondur ). Bu sebeple bu denemelerde merkeze alınacak referans psiko-mitik okumalar ve senaristin bağlılığını pek çok kez ifşa ettiği Nietzsche ahlakıdır. Senaryoyu ve alt metni anlamamıza yardımcı olacak tüm ilgili değerlendirmeler ve göndermeler bu okuma sırasında değerlendirilmeye çalışılacak olsa da her ‘okuma’da olduğu gibi bağlı kalınması zorunlu olan sabiteler olacak. Bu sabiteler herkes için ve her konu içinde mevcutturlar. Etik olan bu sabitelerin okuma öncesinde okuyucuyla paylaşılmasıdır.

“Ne yapacağının tamamen farkında.”

Yamyamlık/Cannibalism

Hannibal/cannibal çağrışımı elbette tesadüf değil. Cannibalism, yani yamyamlık mitik bir gelenek, bir ritüel olarak antik kabilelerden bugüne ulaşmış. Eski insanlardan bu yana en ilkel eylem olarak bilinir. Hayvanlar aleminde sıkça rastlanılır ve ekolojik dengenin bir parçası olarak görülür. Ancak insan varoluşunun klasik ‘hayvani beden/ilahi ruh’ dikotomisi içinde kontrolden çıkmış şehevi arzularının galibiyetinin sonucu olarak değerlendirilir. Öyle ki hayvani beden lehine bir daha düzelmemek üzere bozulan bir dengenin son merhalesidir. Bu minvaldeki ruh/beden ayrımının bir ön kabul olarak bulunduğu mit odaklı toplumlarda thelos’a (en yüce amaç) ulaşmak için bedenin özelinde tüm azgın duyguları terbiye etmek bir görev olarak addedilir. Dolayısıyla klasik toplumsal normlar çerçevesinden bakıldığında yamyamlık bir kötülük eylemi değil, bir ‘kötü’ eylemidir. ‘Kötü’ eylemi, ‘kötü’lükten arınmış aydın bir ruh kavramının tam tersi, yani ‘iyi’likten arınmış hayvani bir bedenin ifşasıdır ancak. Biz işte bu bahsedilen normları -Bryan Fuller edasıyla- paranteze alarak yamyamlığı normlarla değil, Nietzscheci perspektifden ve değer yargılarından soyarak okumaya çalışacağız. Tanım olarak ‘aynı türe ait olanı yemek’ olarak tarif edilse ve primitif zamanlarda yiyecek kıtlığı sebebiyle başvurulan bir aşırılık eylemi olarak kabul edilse bile ritüel kisvesinde yapılan bir eylem olarak yamyaklık aynı zamanda bir üstünlük inancından kaynaklanır.

Cannibalism veya yamyamlık üç kısımda incenlenmiş :

1- exocannibalism (yabancıların ve düşmanların yenmesi),

2- endocannibalism (arkadaşların veya ailenin yenmesi)

3- auto/selfcannibalism (kişinin kendi vücudunu yemesi)

Endocannibalism’in motivasyonu ölülerle bir birliktelik kurabilmektir. Ölen kimseden bir yadigar saklamak gibidir. Bu yadigarı ruhun bir parçası haline getirme çabasıdır. Exocannibalism’de ise ölen kişinin yenmesiyle, onda arzu edilen özellikleri elde etme isteği vardır. Genel “kurban” ritüelleri arasındaki son aşama olarak bilinir (kemik külü, ufalanmış kemik parçaları ve deri parçacıklarının yenmesi de yamyamlık tanımı dahilindedir. Bu tür yamyamlık, Rönesans Avrupa’sında da görülmüş). Alt edilen düşmanın gücüne sahip olmak için yapılır.

Mısır ve Yunan mitolojilerinde de cannibalism anlatıları mevcut. Kronos’un çocuklarını yemesi, Zeus’un Metis’i yutması (ki yutarak onun temsil ettiği yüce akla sahip olur), Osiris’in Mısır’da yamyamlığı kaldırması gibi. Mitolojik anlatılarda rastlandığı üzere tarih öncesi toplumlarda da bunun basit bir ”beslenme’’ faaliyeti olmadığı aşikar. Geleneksel toplumların inanç iklimleri ve mitik arka planları söz konusu olduğunda yamyamlık bile bambaşka boyutlarda ele alınabiliyor. Mesela Hristiyan efkaristiya’sı sembolik bir cannibalism’dir. Ekmek ve kanın, Hazreti İsa’nın kanı ve etini sembolize ettiğine inanılır.

Ancak bunu demistifiye ederek toplumsal bir hadise olarak düşündüğümüzde işin rengi değişiyor. Bu ‘kutsal ritüel’ bir anda aşağılık bir eylem haline geliyor. İlkel doğamızın personalarından biri olarak bizimle olmaya devam ediyor. Bu ilkel doğanın kontrolü için hayvani besin diyetleri asırlardır yapılmakta, ruhsal arınmanın bir gerekliliği olarak görülmekte. Bunun sebebi hayvanların karakteristik özelliklerinin besin yoluyla insanlara geçiyor olması ve etin, insanı ruhun berraklığına ulaştıracak olan zihinsel becerilerin kontrolünü zayıflatması…

Bu bahsedilen yamyamlık çeşitlerinin örneklerini dizi içerisinde pek çok kez göreceğiz. Yamyamlığı tarif etmemin ve tarihteki çeşitliliklerini göstermeye ihtiyaç duymamın sebebi de buydu. Hannibal asla tek bir motivasyonla bu işi icra etmiyor. Sıradan insanları adeta kurbanlık bir hayvan hatta bir domuz olarak görmesinden dolayı (Cassie Boyle, Marissa Schurr) exocannibal olarak düşünülebilir. Ancak hikayenin başlangıcında Hannibal’ı cannibal yapan şey, kardeşi Mischa’yı yemesiydi. Bunun detaylıca anlatıldığı ‘Hannibal rising’ gerçekten uzun bir değerlendirmeye muhtaç ve serinin en iyi filmi dense abartılmış olmaz. Hannibal’ın kardeşi Mischa’yı hayatta tutma isteği, hayatının kalanında onu içinde taşıma arzusu onun yamyamlığının başlangıcı. Bu da endocannibalism sınıfına girer. Otocannibalism dediğimiz kendi bedeninden yeme eylemi ise Hannibal için üstünlüğünü gösterme aracı. Yamyamlık tanımı itibarıyla türdeş olanı yemek demekti. Hannibal bu hiyerarşiyi reddediyor. iki kişi aynı eylemi yapmasına rağmen neden aynı şeyi yapmış olmazlar sorusunun cevabını veriyor. Otocannibalism ile insanlara yamyamlık yaptırıyor (Abel Gideon) ve kendi üstünlüğünü onlara teyit ettiriyor.

Hannibal’ın ve dolayısıyla senaristin ahlak anlayışından bahsetmeden olmaz. Dizinin çeşitli sahnelerinde Nietzsche aforizmalarına ve Hannibal’ın Nietzsche’ye karşı olan sempatisine dair konuşmalara rastlarız. Bu konuşmalar dizinin geneline bakıldığında kurgunun temelinde hangi ön kabullerin olduğunu bize gösterir. Baz alınan Nietzsche’nin ahlak anlayışı, tamamen kurumsal kilise tabularından menkul ahlak değerlerine karşı anarşist bir tutumdur. Nietzsche’ye göre batı kültürü kocaman bir yanılsama içindedir. İnsan doğasında hiç bulunmayan varoluşa aykırı bir biçimde toplu yaşam kuralları çerçevesinde inşa edilen sınırlar ve benimsenen normlar hayal ürünlerinden başka bir şey değildir. İnsanların ilkel doğasına ve dürtülerine ihanet etmesini söyleyen her türlü değer ve normatif yapılar lanetlidir Nietzsche’ye göre. Bu güdüleri perdeleyecek onları dizginleyecek olan her şey de facto yıkılmaya mahkumdur. Ne kadar bastırılırsa bastırılsın kaos bu dünyada hükmün sahibidir.  Din, kültür, bilim gibi aklınıza gelebilecek tüm medeniyet unsurları evreni düzenleme araçlarıdır ve nihai kertede gerçekliğe dair bize yardımcı olamazlar. Tarih öncesi dönemde, birinci doğasında bulunan vahşi ve ahlaki kurallarla törpülenmemiş güdüleriyle insan, asli hüviyetini medeniyet için kaybetmiştir. İşte bu asli doğası ve medeniyet arasında kalmış insanın ortadan ikiye çatlaması sonucu bir kültür krizi olarak nihilizm ortaya çıkar. İnsanlar için aslında hayat anlamsız değildir, birey olmak anlamsızdır. Ancak insan bunu itiraf edemez çünkü bastırılmış asıl kimliği ile bireyselliğinden utanmış ve iftirayı kendine şiar edinmiştir. Kendini toplum için feda etmeye alışmıştır ve artık bireyselliğini kaybetme noktasındadır. Ahlak dediğimiz değerler bütünü de topluma göre inşa edilir ve kamunun beklentilerine göre temellendirilir. Bunların hepsi birer yanılsamadır ve ahlaken iyi/kötü diye bahsedebileceğimiz a priori/doğuştan bir kritere sahip değiliz. Türkçeye “Kızıl Tan” olarak çevrilen ‘’Morgenröte, Gedanken über die moralischen Vorurteile’’ adlı eserinde Nietzsche bunları temellendirir. Nietzsche açıkça itiraf etmese de bunun altında ahlakın sonradanlığına dair naif bir inanç vardır. Nietzsche aynı okumanın farklı bir versiyonunu daha önce ‘’Die Geburt der Tragodie aus dem Geist der Musik’’ (Tragedyanın Doğuşu) adlı kitabında Dionysosçu/Apolloncu bir dikotomiyle gerçekleştirmiştir. İki eser arasında bariz farklar olsa da -Nietzsche’nin Wagner’den uzaklaşması sebebiyle- paralel okumalar yapmaya müsaittir. Tragedyanın doğuşu’nda da varoluşun vahşi doğasını temsil eden Dionysosçu bir tavır takınır Nietzsche. En net ifadeyle söylediği şey şudur ki avcı-toplayıcılıktan bu yana geçilen yerleşik düzenden itibaren inşa edilmeye başlanılan kültür ve tüm normatif yapılardan kurtulmadıkça insan içine düştüğü bu kültür krizinden kurtulamaz.

Dizi içerisinde iyi/kötü hakkındaki diyaloglarda pek çok kez Hannibal’ın ağzından da bu perspektif teyit edilebilir. Bölümleri incelediğimiz yazılarda yeri geldiğince bunlara da değineceğiz. Peki, bir anti-kahraman olarak Hannibal Lecter’ı farklı kılan nedir? Hannibal karakteri beşeri imkanların tam uç noktasında konumlanarak diğer canlılara üstünlük sağlayacak iki ana unsur olan cerrahi bilgi ve psikolojide bir otorite olarak görülüyor. Duyuları bir insanın sahip olabileceği en iyi seviyede. Yine klasik anlamda geleneksel ahlakın iyi/kötü anlayışına dönersek Hannibal kendini tüm yasa ve yasa koyucuların üzerinde görüyor. Medeni hayatın bahşedebileceği bütün vasıfların en üstünleriyle donanmış olan Dr. Lecter, en son ironik bir biçimde o kültürün mihenk taşı olan yasalarına ve dinamiklerine sinsice saldırıyor. Yani kültür, döngüsel bir şekilde kendini yok edecek olanı yaratan bir unsur olarak göze çarpıyor. İyi/kötü mizanını parçalayarak kavramları adeta bulanık hale getiriyor. Yine dizide gördüğümüz üzere Hannibal’ın en büyük ustalığı olan manipülasyon, hiyerarşiyi hiyerarşi yapan tüm katmanların birbirine geçmesi, yapıların sökülüp alaşağı edilmesi, her şeyin mübahlaştığı bir ilkelliği bile ‘mübah’ görme aracına dönüşüyor.

Dr. Lecter, işte bu Nietzscheci kültürel çatlağın tam dibinden çıkmış olan, insanı asli doğasına yabancılaştıran kültür putunun nihilist evreninden fışkıran bir lucifer arketipidir. Daha önce twitter’da bir izleyiciyle olan diyaloğunda Bryan Fuller da Hannibal’ın bir lucifer karakteri olduğunu söylemişti.

Dizi, yapısı itibarıyla bunun gibi daha bir çok dini ve mitik sembollerin üstünde yükseliyor ve bu durum çeşitli, zengin okumaları da mümkün hale getiriyor. Önümüzdeki yazılarda bölümlerdeki mitik ögeleri daha net olarak saptamaya çalışacağız.

nikiforenko

Paylaş: