Hasta Toplumun Hasta Ettiği Beyinler

Her birey toplumun bir parçasıdır. Toplum mudur bireyi şekillendiren yoksa birey
midir toplumsal kaide ve kuralları oluşturan hep bir muammadır. Bu düşünceler akil bir insan
olarak aklını hep kurcalamıştı. En büyük problemi de aslında buydu. Düşünce çöplüğünde
boğuluyor hiçbir zaman kendini cehaletin getirdiği mutluluk havuzuna bırakamıyordu.

Genç sayılabilecek bir yaştaydı. Toplum tarafından sevildiğini varsayıyor ve yine toplumu oluşturan o bireylere karşı herhangi bir kötü niyet beslemeden yaşamanın gerekliliğine inanıyordu. Fakat son zamanlarda bir sorun vardı. Düşünceler arasında boğuşuyor, “çöp” diye tabir edilen o düşüncelerin arasında boğulup kalıyordu. Bunun sonucunda da kendini toplumdan soyutluyor beyniyle mücadele içine giriyordu. Mücadele etmenin bir faydası olmadığının onları yok saymak gerektiğinin idrakine zaman zaman varsa da bu düşünceler onu yıpratıyordu. Ailesi de durumun farkındaydı. Genç adam için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar fakat onun kapanık ruh hali ve eski neşesinin olmadığını görmeleri onları çok üzüyordu. Zaman zaman “ sen mücadele etmiyorsun” diyerek net yargılarla genç adamı eleştirseler de desteklerini asla esirgemiyorlardı. Genç adamın yaşadığı kötü süreç neticesinde gerçekleşmişti her şey. Belki bir akıl tutulması, belki bir iyi niyetin suistimal edilişi; onu, sonu gelmez bir çıkmaza sürüklemişti. Majör depresif bozukluk ya da obsesyon olarak tanımlanan çağımızın vebasını yaşıyor, sık sık düşük ruh halinde bulunuyordu. Hastalığın getirdiği düşük ruh hali durumuna sıklıkla düşük benlik saygısı, önceden keyif alınan aktivitelerdeki haz yitimi, düşük enerji ve sebebi belirsiz acı duyma hissi eşlik ediyordu. Zaman zaman yanlış inançlara ya da sonradan farkına vardığı yanlış inanışlara kapılabiliyordu. Güçlü de bir hafızası vardı fakat bu hafıza iyi yanları nadiren hatırlıyor kötü yanları beynine mıh gibi kazıyordu. Ailesi desteğini esirgemese de onun bu durumun “amansız bir hastalık” olarak nitelendiriyor fakat o “ama”sız bir hayat için mücadelesini sürdürüyordu.

Zaman zaman avazı çıktığınca ağlamak istiyordu fakat toplum tarafından “erkekler ağlamaz” sözüne öyle inandırılmıştı ki ağlamanın da gülmek, kızmak ya da mutsuz olmak gibi insani bir duygu, bir dışavurum olduğunu unutuyordu. Genç adam, doğarken insan beyninin başlangıçta bomboş bir levha gibi olduğuna, yaşanılan deneyimler ve anılar ile bedene ve beyne karakterin yerleştiğine inanırdı. Gen faktörünü de atlamadan herkesin eşit şartta doğmayacağını düşünürdü ve ona göre herkes doğarken masumdu. Bu yüzden doğuştan erdem yoktu kazanılmış erdem vardı. Bir bebeği şair eden de katil eden bu kazanılmış olan olumlu ya da olumsuz tecrübelerdi. Aynı şekilde yine bir beyni hasta eden de iyi eden de kişinin verdiği mücadele ile beraber hayatına giren ya da çıkan ve asla sebepsiz bir giriş çıkış neticesi barındırmayan insanların varlığıydı.

Son olarak her gün güneş doğar, her gün yeni bir başlangıçtır ve sadece ihtiyaç olan şey zamandır. Nasıl unuttuysan çocukken kırılan en sevdiğin oyuncağını, kırılan kalbini, yaşadığın kötü günleri de öyle unutacaksın genç adam.  Şunu da unutma asla “Her gün güneş doğması için hayatına, her “gün” e “eş” olabilecek bir kadın girmeli hayatına…

Saygılarımla, tekrar görüşmek üzere…

oblomovreis

Paylaş: