“Okuma”nın Okuması

Öğrenme faaliyetinin bir aracısı olarak “okuma” edimi, zihnimizde hepimiz için üzerinde tartışmaya gerek duyulmayacak kadar net bir imgeleme sahiptir. Hemen hepimiz bir faaliyet olarak “okuma”nın tanımını rahatlıkla yapabilir, işin kıymetinden bahsedebilir, “ne için” ve “nasıl” yapılması gerektiği hakkında konuşabiliriz. Hakkında konuşurken kendimizden bu denli emin olduğumuz kavramlar, tarih boyunca “kesin bilgi” veya “common knowledge” düzeyine ulaşmış,  içinde yaşanılan çağın düşünce paradigmasıyla (zeitgeist) değerlendirilmemiş, öncekilerin bırakmış olduğu miras sonrası üzerine konuşulmamış olanlardır. (Bu anlamdaki her okuma “modern”dir.) Üzerine düşünülmeye başlandığında ise pek de öyle kesinlikten söz edilebilecek bir bilgiye sahip olmadığımız anlaşılmıştır. Antik Dönem’de doğa, Pre-modern Dönem’de akıl, Modern Dönem’de varlık, Postmodern Dönem’de ise dil kavramları buna örnek olarak gösterilebilir.

Her şeyden önce bir “anlama” hareketinden çok, bir “anlamlandırma” uğraşı olan “okuma” edimi; insanın, içinde aktif “özne” olarak bulunduğu bir süreçtir. Sürecin etkin ve edilgen taraflarının tespitinin yanı sıra yöntemsel bir “sınır çekme” sorunu kolayca ortadan kalkabilecek bir problem değildir. Okuma ediminin reflektif yapısı onu çoklu süreçlerle değerlendirmeyi gerekli kılar ki bu yöntemsel olarak pek mümkün değildir. Bu sebeple analitik bir inceleme zorlaşmış olsa da kapı tamamen kapanmamış olsa gerek.

Azami seviyede “süreç”e etki eden ögelerin tespiti ve konumlandırılması mümkün ve gerekli olandır. Bu değerlendirmede sorulacak olan soru, okuyucu-metin karşıtlığının imkânı ve bu imkân dâhilinde okuyucunun metin karşısında “nasıl” ve “nerede” konumlanması gerektiğidir. Özgün bir soru olmasa da entelektüel faaliyetin başlangıcında çokça ihmal edilmiş olması hasebiyle güncelliğini yitirmemiştir.

Okumanın teorisi ve pratiği hakkında farklı disiplinler tarafından pek çok değerlendirme yapılmıştır. Okur-metin-anlam üçgeninde sınırları belirleyecek, tarafları doğru pozisyonlarda konumlandıracak bir fikir arayışı hâlâ mevcut. Bu kısa denemenin böyle büyük bir iddiası olmasa da kavram hakkında kısa bir inceleme yapılacaktır. Aynı zamanda sentaktik incelemelerle birlikte eğitim bilimleri, okumaya ilişkin bilişsel süreçler ve stratejiler hakkındaki değerlendirme, bu denemenin sınır ve maksadını aşmaktadır.

Okuma Pratiği

“İyi okumak demek yavaş, derin, ardında yatanı düşünerek, dikkatli ve ihtiyatlı, kapıları açık bırakarak, nazik parmak ve gözlerle okumak demektir.”

Metin, yazar ve okur arasında gerçekleşen bir pratik olarak okuma edimi, yazılı olan ifadelerin sesletimi veya takip edilmesi değil, anlamlandırılmasıdır. Anlam, aceleye gelmeyendir. Metin, içerdiği anlamı okuyucuya açmak hususunda tabiri caiz ise oldukça nazlıdır. Anlamın aracısı olduğu kadar aynı zamanda onun çok kuvvetli bir muhafızıdır. Eğer okur gerekli özeni göstermez, ona istediği ilgi ve alakayı vermezse metin, o anlamı yazardan saklar. Okura düşen, bu zahmetli süreçte sabırlı olmak ve tam bir odak ile yönelmektir. Anlamlandırma süreci içinde ilk hedef metin ve yazar ile bir ünsiyet kurabilmek, yazılmış metin ve onu ilk olarak okumuş olan yazarın anlam dünyasına nüfuz edebilmektir. Bu süreçte metin, yazar ve okur arasında bir köprü görevinde olsa da köprünün kontrolünün okurda olduğu unutulmamalıdır.

“Okur, vurguyu keyfî olarak yapar. Aslında kitapla ne isterse onu yapar. Alelade olarak mutlak, genel geçer bir okuma yoktur. Okumak özgür bir eylemdir.”
Novalis

Okumak, ancak ve ancak okuyarak öğrenilebilecek olandır. İyi ve kaliteli kitapların okuru olabilmek kolay değildir. Çünkü kendilerine ait özel bir dili olmasına karşın anlam ustalıkla derinlere gizlenmiştir. Metin üzerinde özne ile yüklem arasındaki dil unsurlarının araya girmesinden kaynaklı uzayan mesafe dolayısıyla anlam kaybı yaşayan okur, entelektüel okuma pratiğinin henüz başındadır. Okuma kabiliyetini elde etmiş biri anlamın bütünde olduğunu ve parçaları anlamlandıranın da “bütün” olduğunu bilir. Anlam, “bütün”dedir.

“Okumak bir sayfanın üzerindeki siyah işaretleri görmek değildir. Bir metin ve onun anlamı, yalnızca okuma edimiyle var olmaya başlar.”
Q. Skinner

Öznenin anlama ulaşma talebi olarak tanımlanan bu edimsel süreçten kasıt (sırasıyla: okuma-anlama-yorumlama) sürecin tamamıdır. Yani gerçek bir okuma bu sürecin ancak sonunda gerçekleşir. Goethe, “Okumayı öğrenmek, sanatların en güç olanıdır.” der ve şöyle devam eder: “Okumayanlar, okumanın ne kadar çabaya ve zamana mal olduğunu bilemez. Ben okumayı öğrenmek için seksen yılımı verdim, yine de öğrendim diyemem.” Keza Nietzsche de sırf yavaş okumayı öğrenebilmek için filolog olduğunu söyler.

Merhum Hüsamettin Arslan Hoca’nın deyimiyle “Büyük ustalar, ketumdurlar. Asla ilkel okuru kale almazlar.” Bu ustaların yazdıkları metinleri “konuşturmak”, bir düşman askerini konuşturmaktan zorludur. O ustalardan biri olan Hüsamettin Arslan, bir çevirisinin ön sözünde zorlu metinlerden ustalıkla bahseder: “Okumak ve okuduğunu anlamak öğrenilmesi gereken bir pratiktir. Entelektüel yetilerin ve kalbin pratiğidir. Düşünceyi sevme, düşünürü dinleme, satırların gerisindekini görme, söylenenden söylenmeyeni çıkarma, ironiyi sezme, düşünce adını hak eden düşüncelerin kokusunu alma, yazarın konteksti ile kendi konteksti arasında bir saat sarkacı gibi salınma, bedeni ve kalbi metnin emrine amade kılma, dünyaya (reklamlara, sokaklara, popüler eğlencelere, rakamlara, dijital teknolojiyle, sekse vs.) kapanma pratiğidir. Büyük düşünce ustaları, büyük ve derin düşünceler kıskançtır, yegâne ilgi odağı olmak isterler.” (Iain D. Thomson, “Heidegger Ontoteoloji”, çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay., 2012, s: çev. ön söz)

Okumanın pratik kısmında okurun/öznenin konumu için sadece “ideal” tanımlar yapabilmekteyiz. Pratiğin teorisi her zaman içinde bir parça romantizm barındırsa da aslen faydasız değildir. Pratiklerin tümünün mahiyeti hakkında konuşmanın imkânı dilin sınırlarını aştığından dolayı yapılan tüm tanımların okurun icraatına muhtaç olduğu gerçeği hatırlanmalıdır.

Pratiği “Anlam”landırmak

Hegel, “Duygu, karanlık bir düşüncedir.” der. Zihin seviyesine çıkmamış ve zihinsel süreçlerle beslenmemiş olandır bu. Kartezyen bir ifadeyle, açık seçik olmayandır. Bilincin görevi ise karanlıkta kalmış olanı aydınlığa çıkartmaktır. Yani duyguları düşüncelere dönüştürmek, onları kavramsallaştırmaktır. Okuma ise bu bilişsel süreçte meşale görevi görür. Duygunun karanlıktan aydınlığa çıkışı ancak “tanımlama” ile mümkündür. Zihin için aydınlanma, tanımlamadır. Okuma en genel hâliyle, karanlıkta kalmış düşünceyi aydınlığa çıkaracak tanımlamaları kazandıracak olan yorumu/anlamı kazanma çabasıdır. Okumak için kastedilmesi gereken amaç da budur. Ancak bu şekilde bir okuma hedefine ulaşmıştır.

Heidegger’in “sıradanlık” tanımı ile Hegel’in “karanlıktan kurtulamamış düşünce olarak duygu” kavramı yakın ilişki içerisindedir. Heidegger, “İnsanın ‘kendisi’ olmasına engel olan şey nedir?” diye sorar ve “Das Man.” cevabını verir. Nedir bu Das Man peki? Das Man’ın belirli bir kimliği yoktur, kimse değildir çünkü herkesin temsilidir. Das Man kamudur. Belli düşünme ve değerlendirme kalıplarının egemen olduğu genel bir yaşam üslubudur. Toplumlarda değişiklik gösteren Das Man’ın değişmeyen özelliği yüzeyselliği, sıradanlığıdır. İçinde yaşanan toplumun etrafımıza ördüğü en bayağı sınırlardır bunlar.

Gaflet içinde yaşanan bir hayatta bizim yerimize karar alır Das Man. Anlama ve idrakin olmadığı bir zeminde benliğimizin yerini alır. (Sürü psikolojisi akla yaklaştırmak için iyi bir örnek olabilir.) Bu gaflet hayatının tanımı, Hegel’in tanımıyla “karanlıkta kalan düşünce” olarak duyguların zihin seviyesine çıkamama durumudur. Zihin seviyesine çıkamadığı gibi benliğimizde tam bir iktidara sahiptir ve iradeyi bağımlı kılar. İşte bu gafletin sebep olduğu bağımlılıktan kurtulma ve farkındalık ile asgari seviyedeki toplumsal sınırların kalkması -bir diğer Heideggeryen kavram olan- “Dasein”i doğurur. Dasein, benlikteki Das Man’ın egemenliğinin sona ermesiyle açığa çıkar. Yukarıda tanımı yapılan okuma faaliyetine tayin edilmiş amaç budur. “Duyguların egemenliği”nden kurtulma ve düşünceleri zihin seviyesine çıkartıp kavramsallaştırma çabası…

Hülasa okumanın anlamı veya anlamlandırma çabası olarak “okuma”, insan için bitimsiz bir uğraştır. Bu uğraşıda mükemmellik değil, tekâmül vardır. Sona ermek yok, devam etmek vardır. Önemli olan “anlama” cesaretini gösterebilmek ve edimde devamlılıktır. Formülize etmek gerekirse:

Her okuyan “anlam”landıramaz ancak “anlam”landıranlar, “okuyan”lardır…

Okuma’nın “Anlam”ı ve Sınırları

Okuma ediminin teorik olarak anlam ile ilişkisine değinmeden önce elbette bazı sınırlardan bahsetmek zorunludur. Oldukça manipülasyona uygun olan ve bol değişkenli kavramların içinde, sınırlı bir varlık olarak “sınırlarımızı” belirlemek pek de kolay değil. Doğal sınırlarımız gereği kavramların bize sunduğu “değilleme” imkânının ötesine geçmek de mümkün görünmemekle beraber insan, sahip olduğu sınırlarda yer bulmaya çalışarak anlam talebinde bulunmak zorundadır.

Metinsel anlam bir bütün olarak, her ne kadar kelimelerin -ya da birimlerin- bir araya gelmesinden teşekkül etse de bunların bir araya gelmeleri anlamsal bütünlük için yeterli değildir (Gestalt). Bir anlamsal bütünlüğün teşekkülü için metinsel ögelerin ve gramatikal ifadelerin dışında başka bir dinamiğe daha ihtiyaç vardır. Anlam her zaman devinimlidir. Kinesis “anlam”a içindir. “Anlam”ı anlamlı kılacak, o anlamı tekrar üretecek -kimisine göre sadece üretecek- ve devinimi daim kılacak olan, öznedir. Bir metinsel bütünlük içinde anlamı edinme çabası peşinde koşan özne, teşebbüslerini algısıyla sınırlar. Her yorum; öznenin önce ontik, daha sonra ontolojik sınırlarıyla çevrelenmiştir. Bu aynı zamanda şu anlama da gelir: Metnin sınırları, okuyucunun sınırlarıdır.

Sahip olduğumuz algı sınırları aynı zamanda indirgeyici bir yöntemle anlamı kavramaya çalışır. (Yargılardan arınmış ve nötr pozisyonunda konumlanmış bir öznenin fenomenleri idrak çabası bir ütopyadan ileri gidemez.) Ontolojik sınırlarımız her ne kadar ortaklık arz etse de tecrübelerimiz ve onların zihinsel imgelemleri farklılık arz eder. Yorum, bu farklılığın ürünüdür ve kimlik belirleyicidir, kişiye özgüdür. Bu açıdan da okuma edimi bireyde biricikleşir, izlekler asla aynı değildir. Bu sebeple metnin anlamı, okuyucuların adedi kadardır.

Yorum, anlamın bütünlüğüne ihtiyaç duyduğu gibi aynı zamanda “anlam”a atılan ilk adımdır. Anlama sürecinin hem başında hem sonundadır. (Ancak baştaki ve sondaki “yorum” tamamen farklıdır.) Bahsedilen durum, öznenin aktif öğrenme sürecidir. Yorum, öğrenilendir. Bir anlama çabasıdır ve ancak anlama çabası nihayete erdiğinde gerçek bir yorum mümkündür. Buna paralel olarak bir yorumlama faaliyeti olan okumak da dinamik bir öğrenme süreci içerir. Başlı başına anlam çabasıdır. “Bakmak” ve “görmek” kelimelerine sınır çizen “anlamlı olma” durumu, aynı sınırı hiyerarşik olarak görmek ve okumak arasına da çizer. Bakmak, ancak bir anlam ifade ederse görme formuna kavuşur. Görmek ise “yorum” ile “okuma”ya terakki eder. Okuma ise her zaman “bütün” ile ilişkili olandır.

Metin, anlamdır.
Anlam, yorumdur.
Yorum, okuyucudur.
Okuyucu, yazardır.
Yazar, ilk okuyandır.

nikiforenko

Paylaş: