Pandemi Döneminde Fıkra Üretiminde Yaşanan Durgunluk Üzerine

Biliyorsunuz, ismi koronavirüs olan bu pandemik illet, her sektörü olduğu gibi fıkra üretimi sektörünü de vurdu. Tarihimiz boyunca kültürümüzde önemli bir değeri olan fıkralarımızın anonim yaratıcıları yani ozanlarımız işlerin kesat olduğundan yakınıyor. Eskiden olsaydı eline telli sazını alıp atının üstünde gezdiği diyarlarda gördüklerini hafızaya alır ve türkü, mani, fıkra uydururlardı. Ancak gelin görün ki artık, ferman padişahındır derler ya, hafta sonları evlerine kapalı kalır ve halktan uzak kalır oldular. Sevgili okurlarım, bugün sizlere Eskişehir Sivrihisar’ın Hortu köyünde hepinizin yakinen tanıdığı fıkra üstadı Nasreddin Hoca’nın hayatından bahsetmek istiyorum.

***

Günlerden bir gün Nasreddin Hoca çarşıya gider. Ahali kahvesinde bir müddet oyalanıp kahve adamlarıyla laklak eder. Bir vakit sonra meydanda birkaç atlı adam peyda olmuştur. Tellal, padişahın fermanını bağırarak okur:

“Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, sultanımızın kesin emridir! Umumu Hıfzısıhha Kanunnamesi’ne göre ismi koronavirüs olan bu yaramaz salgın hastalık bitene kadar evlerinizde durmanız emrolunmuştur. Tam kapanma saat 22.00’da başlayacaktır! Duyanlar duymayanlara söylesün!”

Bu son cümlelerden sonra bir gümbürtüdür kopar gider. Fermanı duyan ahali, derhâl en yakındaki Hüsam Efendi’nin bakkaliyesine hücum eder. Dükkândan her çıkanın elleri ekmek, pirinç gibi elzem gıdalarla doluyken Nasreddin Hoca’nın gözüne bir genç ilişir. Yanına yaklaşır.

“Ne o evlat? Herkes un, şeker, pirinç alırken sen çikolatalı Yuppo almışsın koynuna.” der.

Çocuk hocaya gülerek “Aman hoca, yaman hoca! Görmez misin hafta sonuna kadar kapalı kalacağız! Peki sen neden bu kadar rahatsın, heyben neden bomboş hoca?” diye sorar merakla.

Hoca da durur mu, yapıştırır cevabı. Ama herkesin acelesi olduğu için çabucak yapıştırır,

“Evlat, ben sizin gibi kuyruğa girmiyorum. İnternette uygulaması var; veriyorsun açık adresi, kart bilgilerini, yapıyorsun alışverişini, geliyor evine.” der. Bu ayaküstü fıkrayı işiten kalabalık, hocaya bakarak kendi arasında homurdanır, “Bu adam hakikaten akıllı yahu… İşe bak, biz niye bunu düşünemedik ki…” diye hayıflanırlar. Sonra hepsi dağılır; evli evine, köylü köyüne gider.

Günler birbirini kovalar fakat evde Nasreddin Hoca’nın canı iyice sıkılır. Tüm gün camdan bakarak mahalleliye, ona buna laf atmaktan fıkra yapmak kadar keyif alamaz. Bu da yetmezmiş gibi altmış beş yaş üstü için dışarı çıkmak yasak olduğundan mahallenin veletleri hocayla dalga geçerler. El kadar veletlere maskara olduğu için bu sefer hoca hepten köpürür ve kovuğunu avucuyla sıkarak “Böyle olmayacak gayrı! Ben fıkra üretmediğim zaman fıttıracak gibi oluyorum. Derhâl mahalleliyle bu işi konuşmak icap eder!” der.

WhatsApp’tan “Sivrihisar Hortu Köyü Sakinleri” grubunu bularak meramını dile getirir. Köy muhtarının aldığı kararla tez elden Face Cam ile görüntülü bir kahve ortamı oluşması sağlanır. Bundan sonra kahvehanenin kamerası 7/24 canlı yayın yapacaktır. Böylelikle Nasreddin Hoca ve köyün diğer yaşlıları diğerleriyle iletişim kurabilecektir. Hoca ellerini ovuşturarak “Hihahah, size laflar hazırladım, hadi bakalım!” diye bir kahkaha patlatır.

Ertesi gün Zerzevatçı Ahmed Efendi’nin oğlu Murad, Nasreddin Hoca’nın aldığı kazanı geri istemeye kapısının önüne gelir. Hoca bu fıkrayı iki ay önceden hazırlamıştır, ne var ki pandemi yüzünden fıkra biraz ertelenmiş durumdadır. Keyifle sakallarını ovuşturur hoca. Camdan aşağıdaki çocuğa bakarak “Bekle evlat, geliyorum!” der. O esnada Face Cam’i açar ve kahvehanedekilerin tamamı görecek şekilde telefonu kapının kenarına koyar. Maskesini takıp kapıya yönelir.

“Selamünaleyküm hoca!”

“Ve aleykümselam evlat. Hele biraz uzak dur. Gayrı sosyal mesafeye riayet etmemiz icap eder. Uzat elini, dezenfektan dökeyim sana.”

“Sağ olasın. Babam kazanı geri istedi hocam.”

“Sizin kazan… Nasıl söylesem evlat…”

“N’oldu hoca, söyle!”

“Sizlere ömür…”

“Nasıl olur, geçen doğurduydu, şimdi nasıl ölür?”

Bir sessizlik olur, hoca köylülere döner. Bunun üstüne mesajı alan konferanstaki köylülerden birisi, “Hoca da durur mu, yapıştırmış cevabı!” diyerek geleneği sürdürür. Hoca çocuğa dönerek,

“Ah oğul, maybaş oğul… Kazanın doğurduğuna inanırsın da öldüğüne ne diye inanmazsın!” der gülerek.

Çocuk kara kara bu talihsiz durumu babasına nasıl söyleyeceğini düşünür. Tarlası yangında tahrip olmuş çiftçi gibi yere çömelip başını ellerinin arasına alır. Nasreddin Hoca bu vaziyeti görünce çocuğa acır ve ona bakarak,

“Hah hah! Ay oğul, şaşkaloz oğul! Fıkraladım seni! Kalk gayrı oradan, yerde oturma, yoksam cırcır olursun.” der.

Çocuğa kazanını getirir, çocuk gözyaşlarını siler ve elinde kazan, güle oynaya, tıpkı teneffüse çıkmış bir ilkokul talebesi gibi topukları kıçına vurarak uzaklaşır. Nasreddin Hoca Face Cam’den köylülere döner. Köylüler katıla katıla gülmektedirler. Bazıları hoca çocuğu fıkralarken kaydedip Instagram’a “Hoca yine formunda. ;))” etiketiyle atar. Hoca köylülere dönerek,

“Bu telefon denilen içine şeytan kaçmış gakguklu icat da epey faydalıymış yav. Gördünüz efendiler, fıkralarım her şartta ve koşulda hız kesmeden devam ediyor. Şimdi bu fıkrayı WhatsApp grubundan oylamanızı istiyorum. 1 en kötü, 10 en iyi.” der. Köylüler 10-10-9-9-10 diye mesaj atarak oylarlar. Bir tanesi 1 puan verir. Bunun üstüne hoca o 1 puan vereni daha sonra fıkralanacaklar kara listesine ekler.

Günler böyle devam eder. Hoca arada sırada ahali kahvesine bağlanıp aralarına sızarak fıkra uydurur. “Dünyanın Merkezi” ve “Ye Kürküm Ye” fıkralarını karantina sürecinde üretir. Köylüler epey memnundur ancak hiçbiri yüz yüze fıkranın tadını vermediğini söylerler. Bu sebeple köylüler kendi aralarında konuşlanarak Twitter’da #yüzyüzefıkraistiyoruz hashtag’ine tweet yollarlar. Hatta öyle ki Türkiye gündemine ilk sıradan girmeyi başarırlar. Belki bir ihtimal Selçuklu halkının ilgisini çekmişlerdir, kim bilir…

***

Gördüğünüz gibi sevgili okurlarım… Bizler belki bir şekilde işimize gücümüze gidebiliyoruz ya da evden çalışabiliyoruz ve yaşamımıza devam ediyoruz. Peki örflerimiz, âdetlerimiz? Onlar yaşayabiliyor mu? Anadolu’nun dilden dile gelen sözlü edebiyatı peki? Bunları pek düşünmüyoruz. Keza pandemi döneminden önce de bu kültürel miras ölme noktasına gelmişti. Gelişen teknoloji ile birlikte bizim kültürümüzü oluşturan etmenler kimsesizlikten ölüyor. Bilmem bu konuda ne yapmalı?

mebus paltosu

Paylaş: