Uçurum

“Bu dünyada hiçbir şey rastlantı sonucu meydana gelmez.”

                                                                    Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor

Bulutlu bir gökyüzünün deniz ve kayalıklarla buluştuğu bir yerde kapattı kontağı. Yan koltukta oturan Paulo Coelho ile göz göze geldi. Veronika’nın yolculuğuna şahitlik etmek fazlasıyla acıtmıştı canını. Hızlıca kaçırdı gözlerini.

Annesini kaybettikten sonra pek dışarı çıkmamıştı. Ondan önce de pek çıkmazdı zaten. Çoğu vaktini yatağa bağlı annesi kaplıyordu. Annesi bir kaza sonucu yatağa bağlı kalmıştı, konuşamıyor hareket edemiyordu. Bütün zamanını annesiyle kitapların sayfalarını gezerek geçiriyordu. Soğuk bir duvara yaslanmak gibiydi. Yine de sırtı sağlamdaydı sanki ve bu gezintinin de sonuna gelmişti. Bitirdiği kitabı öfkeyle yan koltuğa fırlatmıştı.

Neden burada durduğunu hiç bilmiyordu. Zaten günlerdir kafasında bir ses, bilmediği bir dilde, yürek dağlayan bir şeyler söylüyordu. Dikkatinin tüm unsurları bir araya gelse de anlayamıyordu. Çok tanıdık aynı zamanda çok yabancıydı. Uykuları bu acı sesle bölünüyordu apansız. Küçük bir çocuğun çamura batmış botları eşlik ediyordu sese rüyalarında.

Bu kitap zaten iyi olmayan ruh halini derin çıkmazlara sürüklemişti. Bütün korkuları ve kaygıları yok olmuştu ve bu hiç iyi değildi. Yabancı bir ruhun ev sahibiydi sanki. Sürekli sesi dinliyor çamura batmış botlara bir mâna arıyordu. Hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Hayatın, bir evin dört duvarından fazlası olduğuna kanaat getirmişti fakat bu yabancı duyguyu yeşertecek gücü yoktu.

Çünkü hep kuytu köşe yerleri seçmiş, böylece güvende olduğunu zannetmişti. Akıp giden koca bir nehre uzaktan bakmıştı yıllarca. Çağlayarak akan suyu, rengarenk açan çiçekleri, kuşları, börtü böceği, parıldayan güneşi hiç merak etmemişti. Varlıklarını bile unutmuştu zamanla. Deneyimlemekten, hata yapmaktan korkarak yaşamıştı bir ömrü.

CD çalarda Mozart’ın Requiem’i çalıyordu. Von Walsegg isimli bir kontun Mozart’a sevgililer gününde ölen karısı için bir ağıt olarak bestelettiği bir eserdi bu. Amansız bir hastalığa yakalanan Mozart, son günlerinde bu esere öylesine yoğunlaşmıştı ki Requiem’i kendi ölümü için yazdığına inanmaya başlamıştı. Acılar içindeydi eseri yetiştirmek için, insanüstü bir mücadele vermekteydi. Maalesef eseri tamamlayamadan ölmüştü.

Bir adamın yaşama son kez tutunma çabası fazlasıyla karışıktı. Yaşamın sonu bazen bir uçurumun kıyısından fazlasıydı. Öyle çok tekrar etmişti ki Requiem’i, kemanın acı çığlığı artık incitmiyordu ruhunu. CD çaları son ses açtı ve indi arabadan.

Uçurumun kenarına adım adım yaklaştı. İnce bir yağmur başladı. Daha önce hiç koklamamışçasına içine çekti toprak kokusunu. Defalarca kez geçmişti buradan ama bu kadar güzel bir manzarası olduğunu fark etmemişti. Çoğu şeyi fark etmediği gibi.

Öylesine yorulmuştu ki kaçmaktan, korkmaktan, incinmekten. Tekrar eden bir kâbus gibiydi hayatı ve bir türlü uyanamıyordu. Yaşamını devam ettirmekte çok zorlanıyordu. Onu ayakta tutan son parçada hayatından silinip gitmişti. Yaşamı kutsayan onlarca şiirin, şarkının içinden geçmişti şimdi neden buradaydı. Yaşamına son verecek cesareti bulmak için mi gelmişti buraya? Hâlbuki böyle bir niyeti yoktu. Ölmekten çok korkuyordu. Tek istediği huzurlu bir yaşamdı.

Ufuk çizgisinde kaybolmak üzere olan bir gemi fark etti aniden. Dikkat kesildi gemiye. Ruhu bir mengenede sıkışırcasına ezilmeye başladı. Kemanın çığlıkları tekrar vurmaya başlamıştı kalbini ve ses giderek yaklaşıyordu. Aklını kaybetmeye başladığını düşündü. Kafasını iki elinin arası alıp kulaklarına var gücüyle bastırdı. Ses susmak bilmiyordu. Üstelik şimdi Requiem de kafasının içindeydi.

Ve zihni giderek berraklaşıyor, bilincinin dışında bir resmi tamamlıyordu beyni.

Babası da bu noktada kapatmıştı kontağı. Her şey o gün gibi yerli yerindeydi gün de böyle ince bir yağmur vardı kayalıklarda. Arka koltuğa sinmiş sessizce yağmuru izliyordu. Açık olan radyodan belli belirsiz Requiem duyuluyordu. Bu kavgaya o kadar çok şahit olmuştu ki yağmur daha çok çekmişti dikkatini.

Ne olduysa bilmediği bir dilde bir şeyler söylemeye başladı annesi. Kapıyı sertçe açtı uçurumun kenarına doğru koşmaya başladı. Bir an bile tereddüt etmeden öylece bıraktı kendini aşağıya. Çerçevede ufukta kaybolan bir gemi kaldı sadece.

Önce babası ardından kendisi koştu peşi sıra. İkisi de yetişememişti. Kadın kayalıkların bir noktasında kanlar içinde öylece sırt üstü uzanmıştı. Bu başarısız intihar girişimi bir ömür kaza olarak anılacaktı. Buna herkes gibi kendisi de inanmıştı.

Bulutlu bir gökyüzünün deniz ve kayalıklarla buluştuğu yerdeydi. Günlerdir beş yaşında küçük bir çocuğun annesinin başarısız intiharına tanıklık eden gözlerinin ve kulaklarının eseriydi bu yaşadıkları. Küçük bir çocuğun uçuruma doğru koşan ayakları bozmuştu çamur olan toprağı.

“Onları cehennemden kovdu, suçlarının bedelini çocukları da ödedi. Günümüzde de çocuklar ana-babalarının suçlarının bedelini ödemeye devam ediyorlar.”

              Paulo Coelho, Veronika Ölmek İstiyor

güneş


Paylaş: