VEFA

Üzerine yıllar önce evlenen kızının düğün hediyesi olarak ona aldığı montu geçirip boynuna damalı atkısını saran, saçlarının yarısı ağarmış, yarısı hala yıllara ve tüm dertlere inat simsiyah duran ve tam da bu yüzden ona gri saçlı diyebileceğiniz, tombul burunlu yuvarlak yüzlü ancak oldukça zayıf, kısa boylu ve gözleri daha sabahın erken saatleri olmasına rağmen yuvalarında fıldır fıldır dönen adam, altı delikli ayakkabılarını da ayağına geçirip evinin kapısından dışarı çıktı. Kapıyı henüz uyanmamış diğer ev ahalisi uyanmasın diye yavaşça arkasından kapattı. Kapı adamın onu böyle nazikçe kapatmasına alışmış gibi cup diye yerine oturdu küçük bir ses bile çıkartmadı ancak o yoldan geçen araçların, öten minik kuşların, ezan okuyan horozların ve ara ara havlayan köpeklerin çıkardıkları sesler kadar ses çıkarma hakkına sahipti. Yine de o böyle bir şey yapmadı ve adam ardına bile bakmadan evinden ayrılıp onu almaya gelecekleri beklemek için yola doğru yürümeye başladı.

Hacca giden bir dostunun ona oradan getirdiği gümüş, hala çalışan, parlak saatine baktı. Sarı minibüsün gelmesine bir sigara içilebilecek kadar zaman vardı. Bunun üzerine adam cebinden üzerinde bir manzara resmi olan tütün kutusunu çıkardı. Çıtlatarak açtı ve sol elinin serçe parmağı ile yüzük parmağı arasına yerleştirdi. Kutunun üst kapağına yerleştirilmiş yaprakları çıkardı ve birbirine neredeyse yapışmış olan incecik yapraklara üfleyip birbirinden ayırdı. İçlerinden birini çekip aldı ve alt tarafta bulunan tütünün üstüne koydu rüzgâr uçurmasın diye sol elinin baş parmağı ile yaprağı tütüne bastırdı. Diğer yaprakları yerine koyup ayırdığı yaprağı sol elinin baş ve işaret parmağıyla tutup biraz eğdi üzerine tütünü koyabileceği tıpkı kurumuş bir ırmağa benzeyen bir eğim yarattı. Sağ eliyle aldığı bir tutam tütünü bu eğime koyup yaydı. İki elinin baş ve işaret parmaklarıyla birkaç kez evirip çevirerek yaprağı tütüne sardı. Yaprağın dışarda kalan kısmını diliyle ıslatıp kopardı ve artık kalın bir sigaraya benzeyen silindire yapıştırdı. Ağzına gelecek tarafı sağ eline alıp yanacak tarafı eğip tütünü biraz ittirdi ağzına alıp bir zamanlar tır şoförüyken onlarcasını çalıştığı lojistik şirketinden alan, üzerinde şirketin logosu bulunan, çakmağıyla yaktı. İlk nefesi çekerken çakmağa baktı gözleri beli belirsiz buğulandı. Çakmağı cebine koyup arada bir üfleyerek küllerini savurduğu sigarasını içmeye devam etti. Bir süre sonra kaputu tıpkı bir sıtmalı gibi titreyen sarı renkli içinde yıllardır beraber çalıştıkları iş arkadaşları bulunan Isuzu marka minibüs ufukta belirdi. Adam sigarasını yere atıp parmak uçlarıyla ezdi. Minibüs cızırtılı bir fren sesi çıkararak yavaşladı bir kaymak gibi pürüzsüz lastikleri asfalta sürtündü, inleyerek durdu. Minibüsün ilerlerken önüne katıp getirdiği hava yaladı adamın yüzünü. Adam damalı atkısını biraz gevşetti, kirli camda zar zor görünen aksine bakıp rüzgârda dağılan gri saçlarını düzeltti, kapıyı cızırdatıp açtı ve minibüse bindi. Şoförü marşı basınca, öksüren bir yaşlı gibi çalışan minibüs yavaşça hareket etti; ilerleyip ufukta kayboldu.

Minibüs, yolcularını epeyce uzak bir yerde bulunan domates tarlalarına götürüyordu. Domates tarlalarına haftanın her günü işçi götürülürdü. Çavuş dedikleri adama minibüsün onları nerden almasını istediklerini söylemeleri yeterliydi. Ayrıca gelemeyecekleri günü bir gün evvelden haber vermeleri gerekirdi. Çalıştıkları günün sonunda minibüslerine binmeden önce paralarını alır evlerine cepleri dolu giderlerdi. Sadece tek bir yerden işçiler getirilmediği için her bölgeden bir minibüs onları istedikleri yerlerden alır domates tarlalarına, o gün bitirecekleri hattın karşısına, getirir ve çavuşun düdüğü ile işçiler işlerine başlardı.

Çavuşun düdüğü molalarda yemek arasında ve paydos saatinde çalardı. Eğer bu zamanlara denk gelmeyen bir saate çalarsa bu bir aksilik olduğuna işaret demekti. Ya bir işçi açlıktan, başına güneş geçmesinden, yorgunluktan bayıldığı için çalardı ya da o gün iş erken bitirileceği için. Ayrıca tek bir dakika dahi varsa paydos saatine, o gün yarım yövmiye verilirdi her bir işçiye. İşçiler enselerini kaşır, homurdanarak binerlerdi minibüslerine. Kendi istekleriyle gelirlerdi buraya. Çavuş ya da tarlanın sahibi istedi diye değil. Bu yüzden bir şey diyemezlerdi.

Gri saçlı adam her zaman oturduğu sağ tarafa, ikinci sıranın pencere kenarına düşen koltuğa oturdu. Şoför ve önde oturan adamlara selam verdi. Arkaya büzülmüş fısıldaşan kadınlara da dönüp onları da selamladı. Kaputu titreyen kapıları tangırdayan ufak bir tümsekten geçince tamamı depremdeki bir bina gibi sallanan minibüsün, her ilerleyişinde onları tutan metallere çarpıp tarifi zor sesler çıkaran camlarından kendi koltuk sırasına denk gelene kafasını dayadı. Kafası camı yerinde oynayamayacak kadar bastırdı. Onun koltuk sırasına denk gelen cam, tarifi zor sesler çıkarmayı bıraktı ve tıpkı gri saçlı adam gibi sessizliğe gömüldü. Adamın dışa verdiği bir ses yoktu tabii ancak içinde ne fırtınalar koptuğunu kimse bilemezdi. Dün rüyasında gördüğü kurumuş Dicle nehrinin görüntüleri gitmiyordu gözünün önünden. Yıllarca beraber çalıştığı dostunun ona dediği ağır laflar çınlıyordu kulağında. Babasının öksürürken çıkardığı balgamlar mide duvarlarında kimyasal etkiler yaratıyordu. Oğlunun tekerlekli sandalyesi sırtına çıkmış başına doğru tırmanıyordu, kızlarının görmediği ama iliklerine kadar varlıklarını hissettiği gözyaşları onun gözlerini yakıyordu. Tüm bunlar bir olmuş ruhunu çekiç darbeleriyle eziyor yontuyor bir şekle sokmaya çalışıyordu ama nafile. Ne bedeninin şekline giriyordu ruhu ne de tarif edilebilir bir biçime. Bu yüzden taşıyamıyordu bazen onu. Vücut çeperlerini epeyce geçen ruhuna hükmetmek zordu. Hele ki bunu sessizce yapmak işi, içinden çıkılmaz bir hale sokuyordu. Karısının yumuşak ses tonu bile bazen yetmiyordu içindeki sesleri susturmaya. Bazen epeyce uğraşıp başarma seviyesine gelse bile tıpkı domino taşlarını harekete geçirmek için gereken kadar minik bir etki bile yine ruhuna inen çekiçlerin seslerini daha şiddetli duymasına sebep oluyordu.

Neden bu saate burada olduğunu, kimin ve neyin için bu işi yaptığını düşündü. Ellisini çoktan geçmişti. Evlerinde oturup çocuklarının sırtından geçinen yaşıtları ona “neden” diye sorduklarında yüzü kızarıyor, kalp atışları hızlanıyor, bir yumru şişko bir kralın tahtına oturduğu gibi -hızlıca kendini aşağı bırakarak ve bir daha hiç kalkmamak niyetiyle- boğazına oturuyordu. Cevap veremiyordu onlara ama nedenini biliyordu tabii. Susuyor ve şöyle diyordu kendine. ” Onlar için”

Evinde onu bekleyen analarınınkinden kara bahtlı üç evde kalmış kız, bir okuyan oğlan bir yatalak oğlan ve her öksürdüğünde tüm ev ahalisini uykusundan uyandıran yaşlı bir adam vardı.

Gri saçlı adam damalı atkısını biraz daha gevşetti. Minibüs durdu. Ondan daha iyi durumda olmadıklarına emin olduğu diğer işçi kardeşleriyle birlikte minibüsten indi. O gün paydos olana dek domateslerini toplayacağı hattın önüne geçti. Damalı atkısını birazcık daha gevşetti. Çavuş düdüğünü çaldı. Adam o gün toplayacağı ilk domatese dokunup şöyle dedi:

– Onlar için.

rolwors

Paylaş: